Kategori Ütopya

Cogito, ergo sum*…

Blade Runner, seneryosu Philip K. Dick’in Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi? isimli kitabından alınmış bir bilim kurgu filmi. Benim için önemi ise ( Blogumun temasındaki görsellerin bu filmden gelmesi dışında) çok sevdiğim bir bilimkurgu yazarının kitabından alınmasından geliyor. Bu filmi tek başıma yazmak istemediğim için film için Ahmet Eryılmaz‘la bir Füzyon yazısı yazmaya karar verdik. Filmi ayrı ayrı seyrettik ve birlikte yazdık ve aşağıda okuyacağınız Füzyon yazısı ortaya çıktı.

Blade Runner bir Noir science-fiction. Kara filmin bilimkurgu olanı. Aslında filmi ve kitabı birbirinden ayırmak gerekiyor. Kitap film kadar Noir değil aslında. Ama film’de yönetmen ağırlığı oluşmuş ve bilimkurgu’dan ziyade bir kara film ortaya çıkmış. Tüm sahneler kasvetli, hatta bazen ciddi anlamda sıkıcı bir film. Çok ağır ilerliyor. Eğer kitabı okumasaydım muhtemelen bu filmi yarıda bırakırdım.

Kitap 1968’de yayınlanmış. Film ise 1982 yılında çekilmiş. O zamanın şartlarına göre konu çok çok ilerde denebilir. Yönetmen Ridley Scott ikonik bir isim.. Şu an 80 yaşında (!), İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük sinemacılardan biri, Royal College of Art’ın unutulmaz mezunlarından..  Scott’un reklamcılığı meşhur (ve meşhur 1984 göndermeli sistem karşıtı Macintosh reklamı) 3 defa Oscar adaylığı var, filmografisinde  km taşları: Yıldız Savaşları (1977), Alien (1979), Bıçak Sırtı (1982), Thelma ve Louise (1991), Gladyatör (2000), Kara Şahin Düştü (2001)…

Filmin karakteristiklerine gelince: Geleceğin metropollerinin 1982 yılından görünüşü, yapay zekanın ucunun açıklığı, geleceğin androidlerinin anlam arayışı, Android robotların isimlerinin Nexus 6 olması. Bu Nexus meselesi kitabı okurken oldukça şaşırtıcı gelmişti bana. Çünkü Google’ın ünlü akıllı telefon serisinin adı da Nexus. Hatta Nexus 6 modeli de var.

Niye bu filmi anlatmak istedim blogumda. Bu film/kitap bu günlerde sıkça üzerinde durulan robot/insan ilişkisine distopik bir yaklaşım sergiliyor. Robotlar çok ilerleyip kendi bilinçleri oluştuğunda neler yaparlar konusunu irdeliyor. Bu açıdan bu yıl sıkça konuşulan Westworld dizisinin de bana göre ilham kaynağı yine bu film olabilir.

Aslında burada androidlerin ne yaptığından ziyade insanların ne yaptığı önemli. İnsana benzetmek için tüm teknolojilerin kullanıldığı robotlar tam anlamıyla insana benzeyince insan paniğe kapılıyor. Çünkü insan iyi yönlerinden ziyade insanın kötü yönlerinden rahatsız ve özgür bir bilincin kötüye yöneleceğini düşünerek robotları ortadan kaldırmaya çalışıyor. Bu yüzden bu robotlar sadece 4 yıl yaşayabilecek şekilde programlanmışlar.

“İki kat ışık veren ateş, normalin yarısı kadar dayanır”

Film robotların peşine düşen bir polisi (Harrison Ford) anlatıyor. Harrison Ford’u bu filmdeki rolünde çok şablon ; karakter yaratmaya çalışırken mimikleri kendini tekrarlıyor. Bir tür yarım kalmış bir rol.

“Yaşamayacak olması çok yazık. Ama zaten kim yaşıyor ki”

Filmin sonunda polisin de (Harrison Ford) android olabileceği ima ediliyor. Belki de en vurucu yeri burası. Bir tür yarım kalmış bir rol dediğim de bu aslında.  Belki de yabancılaşmayı böyle yansıtmak istedi Harrison Ford. Çünkü belki de o da bir android. Filmdeki uzak çekimler, karanlık sahneler, şiddeti grafikleştirmesi ve kısa kesmesi de bunu vurgulamak ve yabancılaşmayı yaşatmak için olabilir.

Asıl mesaja gelince. İnsanın yabancılaşması ve robotlaşmasına vurgu var. Yaşamımız bir tür tekrara girmiş durumda. İş, ev, hafta sonu, iş, ev, hafta sonu, arada tatil, sonra yine iş, ev, hafta sonu. Günümüz insanı teknoloji ile iç içe geçip kendine yabancılaştıkça ve doğadan uzaklaştıkça, canlı bir varlık olmayı bırakıyor, makineler, bilgisayarlar ve internetle birlikte androidleşiyor sanki.

Tüm bu yabancılaşma filmin tüm atmosferini kaplamış gibi. Günümüz gibi. Telefonlar, like’lar, sanal profiller, artık hatıralarımız bile aklımızda değil sosyal medya hesaplarımızda. Bir kaç gün önce gittiğimiz bir yeri anlatırken bile telefonumuza uzanıp insatagram hesabımızı açıyoruz.

Filmin bir yerinde android, “ben insanım çünkü hatıralarım var” diyor. Hatırladığı çocukluk anılarını anlatıyor. Oysa hatıralar da ona yüklenmiş ama gerçek bir insandan. Android şirketinin yaratıcısının yeğenine ait anılar ona yüklenmiş.

Yapay zeka şu anda, sosyal medya ve internetle birlikte bir öğrenme sürecinde. Peki Facebook, instagram ve twitter hesabımınızın bir android’in hatıraları olmayacağını kim söyleyebilir. Biraz Black Mirror tarzı bir tahmin olacak ama biz de hatıralarımızı kendi elimizle androidlere veriyor olmayalım? Hatta bunu gönüllü de yapıyor olabiliriz. Belki de bilincimiz bizden sonra bir androidle birlikte başka bir gezene doğru yol alacak, yıldızları keşfedecek, yeni galaksileri görecek.

Şimdilik Cogito, ergo sum, yani düşünüyorum, öyleyse varım demeye devam edelim o zaman. 

Yorum yazın

Yorum